Kişilik Nasıl Oluşur?

Sevgili psikoloji rehberi dinleyicileri yeni bir programda daha birlikteyiz. Bu hafta kişilik nedir? Kişilik nasıl oluşur? konusunda bir söyleşi gerçekleştireceğiz. Konuğumuz Psikolojik Danışman Yunus Kadı. 

-Hocam hoşgeldin.

-Sağolun hoşbulduk. 

-Bu hafta kişiliği konuşacağız. İstersen hiç vakit kaybetmeden kişilik nedir diyerek başlayalım. 

-Evet kişinin tanımından yola çıkarsak Kadir bey, kişilik bir bireyi diğer bireylerden ayıran duygular düşünceler ve davranışlardan oluşan bir bütündür. Tabi bunda düşünce var, duygu var ve davranış farkı var. Nasıl dünyada 7 milyar insan varsa bu duygu, düşünce ve davranışları da 7 milyara ayırabiliriz. Yani 7 milyar insan varsa 7 milyar kişilik var diyebiliriz Kadir bey. 

-Çok güzel. Peki yeryüzünde bulunan herkesi ayrı bir kişilik olarak değerlendirirken, 7 milyar insanda ortak olan bazı kişilik özelliklerinden yada ortak bazı yapılardan da bahsedebiliyor muyuz?

Kültür ve Kişilik

-Tabi mesela: Kültür dediğimiz olay, toplumsal kültür yani, her bölgenin kültürü birbirinden farklı. Fakat orada yaşayanlar o kültüre tabi olduğu için bir benzerlik olabiliyor. Ancak her kişinin o kültürü benimsemesi, özümsemesi farklı farklı tabi. 

-Yani kendi bireysel özelliklerine göre, bulunduğu kültür içerisinde o kültürü özümsemesi, o kültürdeki bireyin yansıması ona has oluyor. Buna da kişilik diyoruz anladığım kadarıyla. 

-Evet farklılık oradan kaynaklanıyor yani aynı yemeği yeseler bile o yemeğe karşı olan duyguları, düşünceleri hatta davranışları bile değişebiliyor. Çünkü bizler belki aynı hamurdan yaratıldık ama aynı fırında pişirilmedik Kadir bey. 

-Çok güzel. Buradaki fırın dediğin şey sosyal çevre mi oluyor? 

-Aile, çevre, anne-baba, arkadaşlar. Aynı ailede bile farklılıklar oluyor. Yani fırınsal farklılıklar var mesela anne-baba ayrı hepimizde, arkadaş ayrı, anne-baba aynı olsa arkadaşlarımız ayrı, kardeşlerin arkadaşları da ayrı oluyor, yaşam çevrelerimiz ayrı. Haliyle bunlar kültürümüz aynı olsa bile o kültürden anladığımız algılarımız çok farklı oluyor. İşte o farklılık bize kişiliği getiriyor. 

APA’nın Kişilik Tanımı

-Evet mesela Apa’nın (Amerikan Psikoloji Birliği) bir kişilik tanımı var. Bu bahsettiğin şeylerin genelini içine alan bir tanım. Kişinin geniş sosyal etkileşimleri, artı önemli durumlarda yaygın olarak gösterdiği bireysel tepkileri -yani aynen dediğiniz gibi bir kültür içerisinde fakat o kişiye has olan- daha sürekli özellikleridir. Mesela anlık bazı davranışları görebiliyoruz insanlarda. Ama bunun kişiliğinin bir parçası olup olmadığını anlamak için, o davranışın sürekli olup olmadığına bakmamız gerekiyor. 

-Mesela bir söz vardır ya: “Yaşadığın olaylar önemli değil önemli olan o olayları algılayış tarzın onlara verdiğin tepkidir”. Dışarıdaki olaylar eğer bizim iç dünyamızı etkilemiyorsa, fazla bir şey fark etmiyor ve o olayın iç dünyamızı etkilemesi de farklı olabiliyor. Bugün aynı olaya yarın farklı bir şekilde tepki gösterebiliyorsun.  

-Yani hem farklı kişiler aynı olayı farklı değerlendiriyor hem de aynı kişi farklı zamanlarda farklı tepki veriyor. 

-Kesinlikle. İşte bu farklılığımız, işte bu insan olmanın bir zenginliği. 

-Peki Yunus hocam, kişilik tam olarak nasıl oluşuyor? Bunda doğuştan gelen pay ne kadar, bunun sosyal öğrenmeyle, çevreyle alakası ne kadar? 

Kişilik Nasıl Oluşur? Kalıtım mı Çevre mi?

– Kişilikte temel faktörler iki tane: Kalıtım ve çevre. Yani doğuştan gelen soyaçekim ve sonradan kazanılan özellikler. Doğuştan gelen özelliklere biz mizaç diyoruz ve bunlar kolay kolay değişmiyor. Sonradan kazanılan özelliklere ise karakter deniliyor, mesela ahlak. Ahlak toplumsal bir olay. İyi-kötü. Bir insan için iyi dediğimizde onun mizacını değil karakter özelliğini kastediyoruz. Bir insan iyi, bir insan dürüst, bir insan çalışkan… Bunlar doğuştan değil, bunlar çevresel. 

-Sonradan kazanılıyor. 

-Tabi ki. Peki az önceki sorunuza cevaben kalıtım mı daha etkili çevre mi diye sorarsak yani bu soru eskiden beri tartışılıyor. Kalıtım tabi ki etkili. Yani potansiyel olacak ki açığa çıkabilsin ama potansiyel var kalıtım var fakat eğer uygun koşullar, ortam sağlanamazsa potansiyel açığa çıkamaz. Yani çevre de burada çok etkili.

-Yani doğuştan kişi çekirdek olarak bir özelliği getiriyor ama bunun ortaya çıkması için uygun bir ortam mı gerekiyor? 

-Kesinlikle uygun bir ortam, uygun bir eğitim. Bunlar önemli. Nice açığa çıkmayan özelliklerimiz yeteneklerimiz heba oluyor. Niye? Uygun ortam bulamıyor, uygun eğitim alamıyor. Bundan dolayı yeteneklerimizin bir kısmı atıl kalıyorlar yani.

– Evet, çok güzel. Peki, ben biraz da o noktayı açalım istiyorum. Doğuştan getirebileceğimiz yapılar nasıl yapılar yani biz neyi doğuştan getirebiliyoruz?

– Mesela öfkeli, çok öfkeli insan. Bu doğuştandır.  

– Yani öfke doğuştan getirebileceğimiz bir mizaç özelliği.

– Tabi yani insanın kendiliğinde var.

– Onun da zaten heralde biraz kültürel bir değeri de var. Mesela bir başka yerin iyisi bizim buranın kötüsü olabilir belki de.

–  Yani şuan tam hatırlamıyorum ama tarihte bir toplumda hırsızlık iyi olarak değerlendirilmiş mesela. Hırsızlık yapıldığı zaman o toplumda makbul, maharetli bir iş yapılmış oluyorsun. Yani bu toplumdan topluma değişebiliyor dediğiniz gibi.

Kişilik Nasıl Oluşur? Doğuştan Gelen Mizaç Özellikleri

– Peki öfkeden başka doğuştan getirebileceğimiz diğer mizaç özellikleri neler? Mesela sabırsız oluşu, biraz soğukkanlı olmak. Bunların hepsi mizaç özellikleri olarak sınıflayabiliriz değil mi?

– Tabi soya çekim hepsi.

– Peki hocam bunlar doğuştan geliyor. Bu kişilik özellikleri ile doğan bir insan, mesela çok öfkeli doğan, sabırsız doğan bir insan varsayalım. Mesela terapiye gidiyor diyelim. İlişkisinde öfke kontrolü problemi olduğu için yardım almak istiyor. Şimdi bu benim mizacımda var, benim yapım bu hocam dediği zaman bunun değiştirilebilir bir yanı var mı? Müdahale edilebilir bir yanı var mı? Kişi bunu bir mazeret olarak kullanırsa; o zaman herkes mizacına göre elinde bir pasaportla bu öfkelidir buna yaklaşmayalım diye bir şey ortaya çıkmaz mı? 

– Şimdi öfke her insanda var az ya da çok değişir. Öfke var. Efendim nefis var. Arzular var tabi, içgüdülerimiz var. Bunların hepsi doğuştan gelen olaylar. Benim içgüdüm var ben ilerlemeyeyim, bunu diyemeyiz. O içgüdüleri o öfkemizi başka alanda ne yapmalıyız, boşaltmalıyız. Mesela savunma mekanizmalarından yüceltme. Yüceltme savunma mekanizması özünde saldırganlık dürtülerimizi toplumun beklentilerine uygun bir şekilde gidermektir.

– Bu söylediklerinizden yola çıkarak şöyle bir şey söyleyebiliriz değil mi; bir kişi doğuştan getirdiği bir özellik olarak öfkeli olsa bile, bunu ikili ilişkilerinde karşı tarafa yansıtıp bir mazeret olarak kullanamaz. Bunu bir şekilde farklı alanda yücelterek bu savunma mekanizmasını kullanarak bunu deşarj edebilir. 

Saldırganlık Kader mi?

– Tabiki efendim mesela somutlaştırırsak örneğin saldırganlık problemi var kendini alamıyor yani doğuştan öyle genlerinde var saldırganlık. Bu kişi sokağa çıkıp insanları dövse hemen kontrol altına alınır. Yani cezalandırılır ama bu kişi eğer saldırganlık duygusunu başka bir yere topluma uygun bir alana kanalize edebilirse mesela boksör olsa.

– İyi bir taekwando ustası olsa.

– Evet bu kez iki kazanç sağlıyor. Bir, hem o saldırganlık dürtüsünü gideriyor ikincisi de alkışlanıyor. Ama bunu değişik bir yerde yapsa yadırganır. Yani bu nedenle bu tür duygularımızı değişik yerlerde yani toplumun kabul edebileceği davranışlara dönüştürebilmeliyiz.

– Çok güzel bu verdiğin örnek, bir şeyi aklıma getirdi. Kişilik yapısıyla seçilen meslekler arasında da sanki bilinç dışı düzeyde bir ilgi alaka da var. Hani kişi kendi kişilik yapısına göre de farklı mesleklere ilgi duyabiliyor diyebiliriz belki değil mi? 

– Kesinlikle. Şayet kendisi tamamen seçebiliyorsa, anne baba karışmıyorsa. Öğrencimiz kendisi ilgi alanlarını bilip, kendisi buna yöneliyorsa orda kişiliğinde şey yapmış olabiliyorsun biraz ipucu alabiliyorsun yani.

– Evet bu sosyal öğrenmeye geri dönecek olursak, doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimiz var. Bunları kabul etmek lazım, hani bu kişiyi aslında bir anlamda suçlama ya da etiketleme anlamına da gelmez değil mi?

– İnsan olmamızın temel nedeni bu zaten. Eğer o kötü huylar olmasa melek olurduk.

– Değil mi?

– Tabi yani insanin zorluğu orda. O huylarımızı uygun yerlere kanalize edebilmek. Bunu başarabilenler medeniyeti yakalayabiliyor zaten.

– Evet, bir yandan mizaç dedik. Peki sosyal öğrenmeye, yine çevrenin etkisine geldiğimizde, karakterin oluşumunda neler etkili? Nasıl bir süreç yaşıyoruz insan olarak karakterimiz gelişirken?

Kişilik Nasıl Oluşur? Kişilik Gelişiminde Yaşın Önemi

– Tabi yine zamanımız kalırsa Freud’un kişilik kuramına bakacağız. Ama Freud şunu diyor, kişilik diyor 0-5 ya da 0-6 yaşlar arasında, yani bitmiyor da, temeli oluşuyor. Tabi ondan sonra yine üstüne yine konulabiliyor.

– Ana tekne, hamur orada şekilleniyor. 

– Aynen. 0-5 yaş çok kritik bir yaş. Bu yaşta özellikle anne-babanın eğitimi çok önemli Kadir bey yani anne-babanın söylediği bir söz çocuğun kişiliğine konulan bir tuğladır. Bu çürük bir tuğla da olabilir, sağlam bir tuğla da olabilir. O anne babaya bağlı.

– Söylediği bir söz veya yaptığı herhangi bir şey veya bir davranış.

– Tabi bir davranış, bakış, beden dili bunlar kişiliği oluşturan ana faktörler. Daha sonra öğretmen ve arkadaş çevresi geliyor. Biz şimdi kendimizle ilgili algılarımızı nereden öğreniyoruz? Toplumdan, yakın çevremizden. Önce annemiz babamızdan sonra arkadaşlar öğretmenlerimiz sonra meslekteki iş arkadaşlarımız, bu şekilde yayılıyor ortam. Yani biz kendimizi çevreye bakarak tanıyoruz. 

– Bizim aynamız oluyor bir anlamda değil mi?

– Tabi ki, tabi ki. Ama şu da bir gerçek yani çevreye bakıyoruz ama burda önemli olan kendi kişiliğimiz yani benlik algımız. Rogers’ın benlik algısına gelmek istiyorum ben. Rogers diyor ki benlik, kişinin kendisi hakkındaki görüşleridir. Bunda da diyor sosyal çevre çok önemlidir. Yani sosyal çevre burada çok önemli. Yani benliğimizin oluşmasında, kendimiz hakkındaki görüşlerimizin oluşmasında.

– Yani referans olarak biz etrafımızdaki, çevremizdeki insanları dikkate alıyoruz. 

Kişilik Oluşumunda Farklı Görüşler

– Ama şu var. Bireysel olarak, örneğin yani Hasan benim hakkımda şunu dedi, doğru dedi. Mehmet, Hasan’ın tam zıttını diyebilir, çünkü onun bakışı farklı. O tam zıttını diyebilir, o der ki çok iyi bir insan o da der biraz iyi falan. Öyle eğer herkesin algısına bakarsak Kadir Bey, lunaparktaki aynalar gibi olur benliğimiz. Ne olduğu belli olmaz, bir yere de oturtamayız. 

– Burada heralde insanın zaten kullandığı bir süzgeç var heralde değil mi?

– Filtre var, tabi.

– Etraftan gelen her şeyi de olduğu gibi almıyoruz aslında.

– Tabi tabi.

– Bir süzgeçten geçiriyoruz ve o süzgeç bizim yine hem mizacımızla hem önceki yaşantılarımızla herşeyle de alakalı.

– Ama alan da var. Mesela bazı insanlar vardır ki çevrelerinden takdir görmediğinde yaşayamaz.

– Onaylanma ihtiyacı hissediyor.

– Tabi o tarz insanlar, bireyler yaşamını onun üzerine kurar. Beni herkes beğensin. Bu da mümkün değil zaten herkesin bir insanı beğenmesi. Sürekli hayal kırıklıkları, stress, sıkıntılar devam eder hayatında.

– Böyle bir kişi için şunu söyleyebilir miyiz, şöyle bir benzetme yapabilir miyiz? Hani bir filtre kullanıyorsak biz eğer, dışarıdan, çevreden gelen düşünceleri alıp kendi benliğimizle ilgili bazı yargılar, hükümler oluşturmada bunu kullanıyorsak; dediğin gibi bir onay arayıcı olan bir insan kendi filtresi yerine başkasının bakış açısını, başkasının filtresini takmış. Onunla kendini değerlendirmeye çalışıyor. Bu da aslında bir çatışmaya yol açacak ileride değil mi? Çünkü kendi ihtiyacı ve kendi asıl kişiliği farklı ama kullandığı filtre farklı.

– Kesinlikle. Bir de şu var mesela benlik algısı olumlu, yüksek. Kendine güvenen bir insan. Neyi filtreler? Neyi dikkate alır dışarıdan gelen?

– Olumsuz olanları mı?

– Olumsuzları alır. Düşünür, benim için bu adam kötü dedi ama gerçekten öyle mi? Bunu bir düşünür. Ama benlik algısı yetersiz olan, kendine güveni az olan bir birey ise dışardan gelen olumluları algılar. Bu belki de benim hoşuma gitsin diye, beni mutlu etmek için dedi böyle ben iyiyim diye. Aslında ben iyi değilim. Burada çok ince bir ayrıntı var. Eğer benlik algımız yüksek ise olumsuzları dikkate alırız. Gerçekten bu doğru mu deriz. Benlik algımız düşük ise bunu söylemesinde başka bir niyeti mi var diye düşünürüz. 

– Kullandığı süzgeç karşı taraftan gelen mesajı şöyle değerlendiriyor, bunun asıl niyeti aslında tam tersi şeklinde.

– Tabi kendisi onu o şekilde benimsememiş. Yani kendini olumlu görmüyor ki kendine güveni yok çünkü. 

Kişilik Nasıl Oluşur? Anne-Baba Tutumlarının Etkisi

– Evet, burada şu uyarıyı da yapmak gerekiyor değil mi; mesela bazı filtrelerden geçirerek çevremizden gelen şeyleri benliğimizle ilgili, bizimle ilgili olan şeyler olarak değerlendiriyorsak; mesela bir çocuğun henüz daha filtreleri oluşma aşamasında ise bunu dikkate alarak ona göre davranmak lazım. 

– Çok önemli, iz bırakıyor.

– Çocuğa sen kusurlusun, sen yetersizsin, sen başarısızsın, sen zeki değilsin, çok hassas kelimeler gibi geliyor bunlar bana. Zeka, başarı, yetenek çocuk eğitiminde çocuğa karşı bunları kullanırken çok çok dikkatli olmak lazım. Okul öncesi dönemde özellikle o hamurun şekillenmeye başladığını biliyoruz. Bu dönemde çocuğun bununla ilgili en ufak olumsuz bir yanlış anlaması hani ben başarısızım, ben yetersizim, ben zeki değilim. Bu bir filtre haline gelebilir çocukta.

Kişilik Oluşumunda Zarar Verici Davranışlar

– Kesinlikle. Şunu burada belirtmek istiyorum. Mesela 0-5 yaş arası özgüven zedeleyici cümleler kullandığında anne-baba, bu iz bırakıyor. Bu izleri de belki unutur gibi oluyoruz ama o bilinç altına iniyor. Orada farkında olmadan bizi etkiliyor. Bakıyorsun yetişkin oluyor o birey, o özgüveni zedelenmiş kişi. Herşeyi egosuna bir saldırı gibi algılayabiliyor. Az bir yan bakışı kendi egosuna bir saldırıymış gibi algılayabiliyor. Sebep, bilinç altına itmiş olduğu 0-5 yaşındaki anne baba ya da başka yakın çevreden duyduğu olumsuz bir cümle.

– Evet. Peki Yunus hocam kişilik kuramlarıyla ilgili farklı görüşler var mı? Bunu konuşmak istiyorum ama ondan önce bir iki sormak istediğim şey daha var. Filtre oluşumu dedik. Çocuğun zihninde benlik algısıyla ilgili bazı yapılar oluşuyor. Şemalar oluşuyor. Bunun değiştirilebilmesi mümkün mü? Bizi dinleyen bir insan diyebilir ki ben küçükken şöyle olumsuz yaşantılarım oldu, hem mizacım gereği örneğin çok öfkeliyim. Çok içe dönüğüm, çok içe kapanığım ve hem de olumsuz yaşantılarım oldu mesela ailevi. Bunlar değişebilir şeyler mi? Yani benim edindiğim bu çevreye bakış açım kendimi algılayış şeklim bunlar sonradan değiştirilebilir mi?

Kişilik Nasıl Oluşur Sorusuna Piaget’in Cevabı

– Yani şöyle değiştirilir. Mesela Piaget bildiğiniz gibi şemalardan bahseder. Şemalar bizim kalıplarımız. Bunların bir kısmı bilinç altında devamlı yer alır. Biz farkında değiliz. Bir kısmı dediğim üçte ikisi. Yani hayatımızın üçte ikisi. Yani biz şuan günlük hayatta, bugün için düşünelim. Kendimiz için bugün yapmış olduğumuz davranışların üçte ikisini bilmeden yapmışızdır. Çünkü bilinç altından kaynaklanıyor. Farkında olmadan, nedenini bilmeden yapmışızdır. Şimdi burada şemalara, Piaget’e döneyim. Şemalarda uyumsama ve özümseme diye iki kavramı var Piaget‘in. Ya yeni bir şema oluşturursun ona uyumsama diyor. Ya da yeni bir uyarıcı geldi mi onu eskinin içerisine alırsın. Bu da özümseme. Burada tabi ki biraz zor yani bir şemanın tamamen yok olması. Olmaz da zaten. Bilinç altında kalır bu. Ta ki bilinç altını boşaltana kadar. Bilinç altını boşaltmadan orada durur. Bizi bilmeden, farkında olmadan etkilemeye devam eder. Fakat, en azından şemalarımızı genişletebiliriz. Pencerelerimizi çoğaltabiliriz. Penceremizi büyütebiliriz.

Kişilik Sonradan Değiştirilebilir mi?

– Bu tür sorularla ben çok karşılaşıyorum. Diyor ki mesela var olan bu şemaların değiştirilmesi mümkün müdür? Özellikle uyum bozucu şemalar. Benim buna verdiğim cevap tam söylediğin gibi. Hani pencereleri çoğaltmak dedik ya, kapalı bir kutu olarak düşündüğümüzde şemayı tek bir pencereden bakmak gibi değerlendiriyorum. Bu pencerenin manzarasını değiştirmek çok zor. Bu şemaların beynimizde de fiziksel bir yansıması var. Nöronlar belli bağlantılar kuruyor birbirleri ile. Biyolojik yanı da var yani. Bunu gerçekten yok etmek çok zor ama belli yorumlamalarla, belli bazı çerçevelemelerle belli bir rahatlamayı elde edebiliyoruz. Değişimi elde edebiliyoruz.

– Veya farklı pencere açmasak da, penceremizi genişletelim. Güneş daha çok girsin. Gün ışığı daha çok gelsin. Yani odamız yani beynimiz daha da aydınlansın. Bunu rahatlıkla yapabiliriz. Bize gelen yeni bir uyarıcıyı bizde var olan bir uyarıcıya benzetip onu direk oraya alırsak penceremiz genişlemiyor.

– Zorlamak mı lazım?

– Zorlamak lazım yani onu eski bilgilerimizin üzerine alıp bu da budur ben bunu biliyorum deyip geçersek, Sadi ne diyor? İlim alfabesinin ilk harfi B’dir diyor. A değil B. Diyorlar ki nasıl B? Diyor ilk harf alfabede bilmiyorumdur. İlim öğrenmek isteyen ilk işe oradan başlayacak. Bu bilmiyorum işte, biraz olayı spesifik yaparsak neye dönüşüyor? Piaget ‘in şemasından aslında bahsediyor. Bize yeni gelen bir şeyi ben biliyorum dediğin an orada o eski pencere genişlemez.

– Farklı olanı yakalama şansın kalmıyor o zaman.

– Tabiki. Onu da normal kabul ediyoruz. Mesela her doğan güneş aynı güneş mi?  Her gün doğuyor. Hayır ama biz ne yapıyoruz aynı diyoruz. Bugün de aynı. Yarının aynısı. Eğer çok ciddi bir olay yani başımızdan geçmedikten sonra. Aslında aynı değil. Biz her gün sabah kalktığımızda, bugün farklı bir gün diye bir telkinde bulunsak kendimize her gün penceremiz gittikçe az da olsa yavaş yavaş genişler.

– O zaman şöyle de söylemek lazım. Kendimizle ilgili sağlıklı yanımız da var bizim. Çünkü bizim yaşamda ayakta durmamızı sağlayan yan bu. Her ne kadar hani tabiri caizse arızalı yanlarımız olsa da, bizi ayakta tutan benlik olarak bir bütün halinde toplum içinde var olmamızı sağlayan sağlıklı bir yanımız da var. Bu yan bazen bize sesleniyor. İşte bu farklı sese, hem içinden gelen farklı sese hem de etraftan seninle ilgili söylenen bazı olumlu seslere de dikkat etmek lazım. Bunlar doğru olabilir diye kabul etmek lazım.

– Yani farklı olabilir. Zaten geçen sohbetimizde de konuşmamızda da değinmiştik. Mesela atom altı dünyasını gösterdi bize. Hiçbir şey aynı değil. Yani tekrarlanmaz hiçbir şey. Bize tekrarlanmış gibi görünen şeyler bile aslında farklıdır.

– Bizim fark edemeyeceğimiz kadar ayrıntılar da olabilir yani. Biz göremiyor olabiliriz belki de.

– Kesinlikle. 

Kişilik Kuramları

– Yunus hocam bu kişilikle ilgili farklı kuramlar neler diyorlar? Bugüne kadar bu nasıl tanımlanmış?

– Bilimsel olarak daha kuramsal bakarsak, burada üç kişi var. Freud, Ericsson ve Rogers. Bu konuda kişilik gelişimiyle ilgili. Tabiki temeli Freud oluşturuyor. Zamanımız belki yetmeyebilir ama ben Freud‘un iki kişilik kuramından bahsetmek istiyorum özellikle. Kişiliği daha iyi anlayabilmek, bakış açımızı daha genişletmek açısından. Freud ‘un iki kişilik kuramı var. Bunlardan biri topografik kişilik kuramı, diğeri ise yapısal kişilik kuramı. 

– Ne anlama geliyor? Açalım biraz hocam.

Topografik Kişilik Kuramı

– Topografik kişilik kuramını üçe ayırıyor. Bilinç, bilinç öncesi ve bilinç dışı diye üçe ayırıyor. Bizim beynimizdeki bölgeler olarak ayırıyor. Bilinç, bilinç öncesi ve bilinç dışı. Az önce de değindik zaten bunların içinde en çok yer kaplayanı bilinçaltıdır. Bilinç dediği olay farkındalık. Bizim farkında olduğumuz muhtevalar nerededir? Bilinçtedir. Bilinç bölgesinde. Deriz ya bir şeyi ben bilinçli yaptım. Yani farkında olarak. Bilerek yaptım. Yani ben bu olayın farkındayım. Bu bilinç. Bilinç öncesi ise bu bölgedeki muhtevalar anılarımız. Yani o an aklımızda değil. Ama bir uyarıcı gelince o anılarla ilgili, çağrıştırır. Hemen bilince çıkabiliyorsa, yani bilince çıkması için özel bir yönteme gerek duymuyorsa, özel psikolojik bir yönteme gerek duymuyorsa bu tür muhtevalar nerededir? Bilinç öncesinde.

Bir de bilinç dışı dediğimiz zaten en çok Freud bunun üzerinde duruyor. Yaşamımızın üçte ikisini bu oluşturuyor. İşte olumsuz davranışlar, olumsuz muhtevalar bizim bilince çıkınca yani hatırladığımızda stres yaşayacağımız konular bilinç altına itiliyor. Bilinç dışına itiliyor. Bilinç dışı bize en uzak olanı. Şimdi bilinç dışı muhtevalar itiliyor orada kalsa problem yok. Hani itsek oraya da yani değişik savunma mekanizmasına depresyon, supresyon ana mekanizmalarıyla bilerek ya da bilmeyerek ittik bizi rahatsız eden olayları. Onlar o bilinç altında birikiyorlar.

– Birikince de tabi baskı oluşuyor.

– Ve bazen nedenini bilmediğimiz stres oluyor. Diyoruz ki ben bugün çok stresliyim. Diyor arkadaş ki niye streslisin? Bilmiyorum. Ya da bazen gideriz ya yolda giderken bir çakıl taşına vururuz. Bize söyleseler niye vurdun? İçimden geldi falan. İşte o bilinç dışından geldi. Yani nedenini bilmediğimiz konular, muhtevalar bilinç dışında bizi rahatsız ediyor. Ne zaman bilinci rahatsız eder? Bilinç zayıf olduğu zaman. Ne zaman bilinç zayıf olur? Genelde rüya, uyku halinde. Bir de baygınlık hallerinde. 

– Farklı bilinç düzeylerine çıkınca bilinçaltı kendini daha rahat gösterebiliyor.

– Tabi bilinç o durumda biraz kontrolünü yavaşlatıyor. Uyanıkken bilince çıkamıyor o muhtevalar.

– Bir anlamda bilinç dışı kendini rahatlatıyor bu vesileyle? Yani o stress ve baskı rüyalarla bir anlamda açığa çıkıyor.

– Tabi, rüyalarla açığa çıkıyor. Fakat rüyalarda da bilinç altındaki konular muhtevalar direk olduğu gibi çıkamıyor bilince. Çünkü bilinç onu tanır. Bazen birden uyanırız mesela.

– Belki rahatsız olacak bundan kişi.

– Tabi rahatsız olur. Zaten bilincin rahatsız olduğu noktalar, konular itiliyor bilinç altına. 

– Evet, rüyada nasıl ortaya çıkıyor? Sembollerle.

– Sembollerle. Mesela arkadaşına kızmışsın fakat sen babaanne ile kavga ediyorsun rüyanda. Aslında babaannen ne haline gelmiş? Arkadaşın haline gelmiş. Arkadaşının yerine geçmiş. İşte rüya yorumlaması dediğimiz olay burada devreye giriyor. Şimdi burada semboller kullanılıyor. Mesela bazı rüyalar vardır. Çok sembolik, bilinç altı rüyalar deniyor onlara. Mesela uçurumdan ben görmüşümdür birkaç kez hayatımda. Uçurumdan aşağı bir ota asılmışsın. Bir ot yani bu. Ha düştün ha düşeceksin yani. Bu bilinç altından kaynaklanıyor. O bilinçaltı muhteva sıkışmış bilinci sıkıştırıyor. Bilinç anksiyete yaşıyor. 

– Evet bu topografik kişilik kuramı dediğimiz.

Topografik Kişilik Kuramına Örnek

– Evet şimdi onu somutlaştırıp şöyle diyip bitirmek istiyorum. Topografik kişilik kuramı 3 bölgeye ayrılıyor. Bilinç; farkında olduklarımız, bilinç öncesi; hatırladıklarımız bir uyarıcı geldiğinde, bilinçdışı; ise bilinci rahatsız eden, bastırdıklarımız ve orada rahat durmayan muhtevalar. Bize sıkıntı oluşturan muhtevalar. Bu bilinç, bilinç öncesi ve bilinç dışını şöyle benzetirler. Çok ünlü bir benzetmedir. Bir karanlık odaya girdiğinde bir el feneri düşünün Kadir Bey. El fenerini açtığında ışığın direk yansıdığı yer bilinçtir. En aydınlık olan. El fenerini bir düşünelim karanlık odada. Orası bilinçtir. Yani farkında olduğumuz muhtevalar o bölgede. Tabiki o ışığın yan taraflarında gittikçe ne yapıyor? Işık azalıyor. Hafif hafif. Çünkü el feneri bütün odayı takdir ederseniz aydınlatmaz. Hafif hafif ışık azalıyor. O hafif olan ışıkta bilinç öncesidir. Karanlık olan bölge ise bilinç altı.

– Buna şöyle bir ekleme yapayım ben. Psikoterapinin yaptığı şey heralde bu karanlık odayı projektör yardımıyla karanlık alanların hepsini aydınlatmak. Yani her zaman o oda karanlık kalmak zorunda değil. Tabi bizim ne kadar terapi yardımı alırsak alalım karanlık bölgelerimiz kalabilir. İnsan olduğumuz için. Ama bu alanın bu odanın belki %1’i aydınlık iken, bir psikoterapi süreci ile belki %70-80’ni aydınlatılabilir. Bu da insanın o sıkışmış hayat düzeninin içinde bir rahatlama anlamına gelir.

Yapısal Kişilik Kuramı

–  Tabiki çok önemli. Bir de isterseniz yapısal kişilik kuramından da bahsetmek istiyorum. Yapısal kişilik kuramını da üç öğeye ayırıyor Freud. İd, ego ve süperego. İşte alt benlik, ben, üst benlik diye de isimlendiriliyor. Asıl bunun üzerinde duruyor Freud genelde kişilik konusunda. Kişiliğin tanımını şöyle ifade ediyor: İd, ego, süperego gibi yapıların birbirleriyle iletişimi sonucu kişilik ortaya çıkıyor. Tabi burada en önemli nokta ego. Ben yani.

– Açalım biraz. Ne anlama geliyor ego?

– Ego kişinin kendisi. Yani ben. Tabi id ve süperego bahsedilince daha net anlaşılacak. Ego güçlü ise, herşey egoya bağlı. Eğer ego güçlü ise bütünlük sağlanıyor kişilikte. Ama ego güçsüz ise ben dağılıyor. Ya süperegonun emrine giriyor ya da idin. İd dediğimiz insani duygular. İşte yemektir, işte cinselliktir. Bunlar İd. İçgüdüler yani.

– Bizim doğuştan getirdiğimiz içgüdülerimiz, arzularımız. Bu her insanda ortak olan, mevcut olan.

– Tabi bunlar mevcut. Ego ben dedik. Zaten kişiliğin anahtarı egoda bitiyor yani. Egoya bağlı. Süperego ise toplumun bize verdikleri, kazandırdıkları. Ahlâk, gelenek-görenek, örf ve adetler de süperegoyu oluşturuyor.

– Toplumsal normlar, kurallar.

– Evet. İşte az önce kişiliğin tanımını yaparken kalıtım ve çevre dedik ya. Kalıtım daha çok İd. Karakter yani mizaç dediğimiz daha çok İd. Karakter ise çevreden, yani toplumun bize atfettiği süperego. Şimdi bir insanda, Montaigne diyor ya ünlü denemelerinde, bir insanda, insanlığın bütün halleri bulunur. Yani id de vardır süperego da vardır. Yani bizim ilkel arzularımız da vardır. Süperegodaki mükemmeliyetçilik ya da ahlâkİ gelenek-görenek örf ve adetlerimiz de vardır. Şimdi buradaki bütün mesele egonun nasıl davranacağı. Olay bu. Şimdi id nefsane arzuların bir an önce gerçekleştirilmesini ister, aynı çocuk gibi bir an önce olsun. İsteğim yerine gelsin.

– Yemek gördüm yiyeyim. Eğlence gördüm eğleneyim. Uykum geldi yatayım.

– Ne olursa olsun. Beni yatır, beni yedir de sen dayak yemişsin afedersin. Ya da sana kötü demişler. Sana hırsız demişler. Hiç önemli değil. Önemli olan beni doyur.

– Üzümünü ye bağını sorma.

– Evet aynen. Çok güzel özetledin. Özetle Freud’un kişilik kuramları böyle. 

– Evet Yunus hocam, programımızın süresi doldu. Başka bir programda da diğer kişilik kuramlarını ele alırız belki. Katıldığın için teşekkür ederim.

Yorum yapın